+ Eski şarkılar dinliyorum yine. Nostaljik bir Fardot'yum. Şaşırıyorum kendime çünkü çok heyecanlanıyorum. Sonra B yüzünün sonuna saklanmış bir şarkı keşfediyorum en "ezbere biliyorum canım" dediğim albümde.
+ Son zamanlarda ödev yapmam gereken vakitlerde The Ellen DeGeneres Show'un yakın zamanlardaki bölümlerini izliyorum. Millete yaptığı şakaları filan. Eğlenceli.
+ Buradaki International Students Organization'ın sponsorluğunda hazırladığımız ultra geyik dans şovumuz, 51. Geleneksel (evet) Murray State University All Campus Sing'de, Independent kategorisinde birinci oldu, gururla bildiririm. Söylediğimiz şarkıları ve yaptığımız hareketleri ne sen sor ne ben söyliyim. Yalnız $300 kazandık. Lütfen.
+ Bir de mybrute.com var. Sabah akşam karakter yaratıp adam dövüyorum. Becerebiliyosa patakla popomu.
merhaba. ben irem. 22 yaşındayım. 7 sene önce çok büyük bir britney dinleyicisiydim. utanmıyorum. bana önden bi alicia keys verin, peşinden deep purple da dinlerim müslüm gürses de, daft punk da dinlerim selda bağcan da, chopin de dinlerim goran bregovic de, joe satriani de dinlerim amy winehouse da, zuhal olcay da dinlerim anjelika akbar da. eskiden "kulağıma güzel gelen her şeyi dinlerim" diyenlerle dalga geçerdim; şimdi kategorisizim. nitelik ve ruh halim belirliyor her şeyi.
Flüt çalmak ister miyim diye sordular. E çalıyorum zaten evde, sayılmaz mı? Daha iyi çalmak, en güzel çalmak dediler. Olur, peki. Flüdüm kahverengi. Yaşım beş buçuk, altı. Bir sokak, iki sokak, üç sokak. Uzakmış. Anaokulumdan bile uzakmış. Ama öğrenirim yolu. Bu apartman mı? Anne dur, ben çalıcam zili.
Vay be, ne kadar kocaman bi adam! Gözlüklerine de gülesim geldi ama tutuyorum kendimi. Adı ne? Hatırladım, Yılmaz Öğretmen dedi ya annem evden çıkmadan önce. Yılmaz Öğretmen'in pantolon askıları var. Tatlı bir de sesi... Annem gidiyor. Karısı da. Flüdüm, ben ve Yılmaz Öğretmen, üçümüz kaldık.
Hıhı, aldık annemle, getirdim, defterim bu işte. Evet şaşırdım, gelmeden önce baktım, değişik bi defter, diğerleri gibi değil. Çünkü oralara nota mı yazıcaz? Peki. Do bir külah dondurma gibi mi? Tamam tekrarlarım, do re mi fa sol la si do! Biliyodum ki zaten. Aaa ama bunları bilmiyodum. Çok komik görünüyolar. Bunun neden içi boş? Anladım. Deneyelim. Huf. Bi daha deneyelim. Bastım. Basıyorum. Ordan kaldırıyorum parmağımı. Bakmadan denesek?
"Yılmaz Öğretmen seni çok beğenmiş, flüt yerine piyano çalsın diyor."
Olur. Zaten flüdün içi tükürük doluyo. Dayım iyi ki org mu almış bana o zaman.
*
Bir sene sürdü. Bayılarak gidip geldim tüm derslere. Yolu öğrendim. Notalarımı yazıyodum, çalışıyodum evde. "Bugün gitmesem?" yoktu, "çalışmadım, napıcam?" da... Büyük insan sıkıntıları yoktu işte. Öğretmenim çok iyiydi, çok da nazikti. Bana bir de şarkı yapmıştı, "İrem'in Şarkısı".
Sonra ilkokul başladı. Arkadaş sayısı arttı. Arkadaşlara bağlılık arttı. Hava kararana dek sokakta oynama isteği arttı. Toplar güzelleşti, basketbol keşfedildi, bisikletler yedek tekerleksiz daha havalıydı, saklanasım bulunasım her zamankinden çok geliyodu, yerden yüksektim, bi de tabii ali babanın saati kaçtı acccebaaa?
"Anne, ben okuldan çıkınca oyun oynamak istiyorum, bütün arkadaşlarım sokağa çıkıyor ben derse gidiyorum!"
Sonra tuşlara basmak boş zaman aktivitesine döndü, yaşamıma notasız, kulaktan devam ettim. Bazen derse gitseydim neler olurdu diye düşünüyorum. Büyük yetenek filan değilim de Yılmaz Öğretmenim hep konservatuar derdi bana.
*
Aziza Mustafa Zadeh'in Past of Future'unu dinlerken hatırladım bunları. 'Keşke' demedim ama öyle çalmayı o kadar çok istedim ki. Gözlerimi kapattım. İrislerim içerde dans ediyodu. Müzik kulaklarımdan yukarıya çıkıyodu. Piyano kafamın içindeydi. Piyano zaten hep kafamın içindeydi.
Hep çok büyük bir piyano hayranı olucam. Parmakları tuşlarla sevişen piyano hayranlarının hayranı olucam. Yapamadım diye değil, onlar yaptı diye.
Çok güzel şeyler dinlerken hep mutluluktan ağlıycam.
Çok güzel şeyler dinlerken hep mutluluktan uçucam.
Bazen kanım önceden bi işaret fişeği çakmadan kaynamaya başlıyor. Aniden. "Noluyo ya noluyo!" diyene kadar kaynama gerçekleşiyor, soğuma başlıyor inanır mısınız? Füçudum ve içindekiler ne tatlılar.
Zaten Kütahya'dan geriye sayım başladı. Mutaassıplığını bir kenara bırakalım, hacılığı hocalığı ile işimiz yok herhalde, anısı var anısı.
Discrimination for Women in Politics araştırmamın üçüncü ayağı olan position paperımın koşusu başladı, hayırlısı olsun. Yarın kendisinin serrrt kopyasını asla haketmeyen eller tutacak, "hömm, homm, hümm, bak canım APA style uyarınca şuraya bi el atmamız gerekebilir" diyecek (eller konuşuyor). "Canım canım" diyeceğim, "seninkinde de çok pis mantık hatası var, al bunu baştan yaz" diye de ekler miyim? Niye agresifim şu an aceba? Alt tarafı bir peer review, alt tarafı çeviremedim, alt tarafı balık çevirsin.
Bisikletim var. Çok güzel. Çok güzel bir bisikletim var. Bordo. O kadar güzel ki bu güzelliği başına iş bile açabilir. Ama içim gider, bişi olmasın. Benim değil zaten, dönerken geri vericem. Çok güzel bir bisikletim var. Kilidi bile var.
Es el catorce de abril.
~
irigitte fardot
2:32 ÖS
13 Nisan 2009. Gelen yeni dalga ile birbirinden değerli onlarca akademisyen ve aktivist gözaltına alındı. Evler talan edildi, yazılar, kitaplar birer kopyası dahi alınmadan genel merkezlere kaçırıldı. ÇYDD'nin burs verdiği öğrencilerin bilgilerini tuttuğu kayıtlar da aynı muameleyi gördü. Binlerce ihtiyaç sahibinin bir ay burs alamaması pahasına 'devlet düşmanı darbecilerin' über-tehlikeli planları ele geçirildi. Yıllardır hem kendi kanseri hem de ülkenin kanseriyle uğraşan Türkan Saylan'ı bile rahat bırakmadılar.
Günü de özenle seçmişler, GS-FB derbisinin olduğu gecenin sabahı. Ülkemden sıkılıyorum. Adalet için bu denli adaletsiz davrananları düşündükçe içim sıkışıyor.
Dalgakıran gerek.

Acele ediyosunuz farkındayım ama ben soğukkanlı ve sakin biriyim, şanslısınız. İçiniz rahat olsun; ileride fotoğraf çekmecesini açıp akrabaya, misafire göstermek isteyeceğiniz bir poz veriyorum. Üstümü başımı düzeltmeye vakit kalmadı diye üzülmesene annem. Şimdi ben sözünü etmesem kim bakıcak o gömleğin yakasına, sağına soluna? Ya da kim "Ay saçı da dağınıkmış" der ki? İyiyim işte. Hiç fena değilim.
Tamam. Hazırım, hadi geçelim kapıdan.
Yerler, gökler ve her gün öpüp başıma koyduğum flex dollars dolu MSU kimliğim şahidim olsun ki beşinci Oscar’ımı almış gibi gururluyum. Öyle bir huzur, öyle bir mutluluk var içimde. Çünkü:
Florida’ya giderken hız sınırı 65 mil olan yoldan 85 ile geçip radara yakalandım. Peşime polis takıldı. Aynen filmlerdeki gibiydi. Durdum. Yine filmler sağolsun, ne arabadan indim ne de kemerimi çözdüm, yoksa polis “Freeze!” diye bağırabilirdi. Kocaman, kızgın mı kızgın bi Afr0-Am0 abi indi arabadan, bizim arabaya yaklaştı. İçimden “kahrolası federaller!” dedim. Polis kaşları havada yargılayarak baktı gözlerimin içine. Ehliyet ve ruhsat istedi. Verdik. “65’ten 85’le geçtin haberin var mı?” diye sordu. Cevap veremeden ID’yi aldı ve “Bi dakka” deyip arabasına döndü. Über komforlu kiralık arabamızda gergin bir bekleyiş başlamıştı. Arada birbirimize bakıp içimize içimize gülmeyi de ihmal etmedik. Keh keh.
Sol aynadan ne yaptığını görmeye çalışıyodum. Bi anda bana bi “geeel geeel” işareti çaktı. Boğazımı temizleyip arabadan indim. Lacivert-siyah çizgili aracına vardığım vakit bir de ne göreyim, sevgili polis kucağındaki minik laptop’a benim tüm bilgilerimi girmiş, ha print etti ha edecek, cezayı ha kesti ha kesecek, $300 veyahut benzeri bir 3 basamaklı münasip bi yerimden ha çıktı ha çıkacak, amanın koca Spring Break burnumdan ha geldi ha gelecek.
Yanlış noktaya odaklandım. Soyadımı yanlış diye yazmıştı, “Cnm orda tek a olacak” deyiverdim. Der demez “Aha şimdi sıçtın, Murray’deki ice storm’un 3 katı geliyor” gibi bir his oturdu içime. Böyle bir durumda yapılabilecek en gerizekalı şeyi yaptığımı farkettim. Utançtan üzüm üzüm olurken sevgili polis yavaş ve nazik hareketlerle ikinci a’yı sildi ve kontrol için ehliyetimdeki bilgileri bana teker teker sordu. Vuuhuu!
Artık susmalı ve dinlemeliydim. Tam tersini yaptım.
- Hacı neden hız yapıyosun?
- Hız limitini farketmedim. Değişiyor ya sürekli. İşte farkedemedim bir an.
- ...
- Zaten buradaki işaretlerle aram pek iyi değil. Ehliyetimden farkettiğiniz gibi buralı değilim. Exchange öğrencisiyim, Murray State’te okuyorum. Bu ilk ve son dönemim.
- ...
- Mayıs’ta dönücem.
- ...
- Şimdi de tatildeyiz.
- ....
- Gerçekten çok üzgünüm. Bir daha olmayacak. Kesinlikle dikkat edicem.
- ...
- ??
- Tamam hadi git.
- Hiiii, teşekkürler! Çok teşekkürler. Çok müteşekkirim, eprişiyet filan.
- ...
- Teşekkür teşekkür teşekkür..
- But slow it down!
- Ay vil! Teşekkür teşekkür teşekkür!!
Hala şaşkınım. Başarısız monoloğum beklenmedik bir zafer kazandırdı.
Yabancı kontenjanı?
German House’takilerin söylediği gibi “kız bonusu”?
Şans?
Writing for Social Sciences dersine research hazırlıyorum. Konum “Positive Discrimination for Women in Politics” ve kotanın gereklililiğini (belli bir süre için, kısıtlanmış olarak) savunuyorum. Ara ara kendimi çürütesim de gelmiyor değil. Çünkü Alice Harikalar Diyarı’nda (’in a perfect world’) ideal bulunanla uygulanması gereken birbirine ters düşebiliyor.
Proposal yazıyordum, sonra bıraktım ve başka şeyler yazarken buldum kendimi. İki hafta olmuştur. Bir akarsu gibi akan düşünceleri sözcüklerle karşılamaya çalışırken çok özenli bir dil kullanamadım:
Kadınlara kotayı savunmak, bazı konularda devlet müdahalesini istemeye benziyor. Bu anlamda sosyal içerikli olduğu söylenebilir. Kotayı savunmayıp bunun eşitsizliğe neden olacağını, bu durumun kendi kendine evrimleşerek ortaya çıkması gerektiğini söylemek ise devletten hiçbir şeye karışmamasını talep etmek gibi. Bu tezin de yine bu anlamda, liberalizmi anımsattığı düşünülebilir. (Aynı tezin ilki gibi çok sosyal içerikli olduğu sonucuna da varabilirim hemen, bakış açısı her şeyi değiştiriyor.) Aynı noktalardan hareketle, eşitlik için bir süre eşitsizlik istemek sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemine katılmak sanki. Eşitliğin eşitsizlikle gelmeyeceğini söylemek ise kökten eşitlikçilik belki? Ki insanın olduğu yerde, özellikle özel mülk kavramı ortaya çıktığından beri, yani m.ö. bin yıllar öncesinden söz ediyorum, böyle bir şey pek de mümkün görünmüyor.
Farklı saflardaki iki kişinin diyaloğuyla harika bir şey olur bu konudan. Heyecanlanıyorum. Bazen çok fena skeptiğim allah beni kahretmesin ki.
Not: Bu yazdıklarımda, kadın ve politikaya olan ilgimde kocccaman bir Z.A. effect vardır; arz (ve itiraf) ederim.
Shivaree ile pelteleştikten sonra The Chemical Brothers ile ayıldım. Bu kardeşler ödeve birebir. İki şarkıda bir sayfa bitti. Mucize.
~
irigitte fardot
3:55 ÖS

Kitap eleştirisi ödevim yüzünden hem ruhsal hem fiziksel anlamda çok yorulmuştum, şu yazıyı okuyunca keyfim yerine geldi. Ben güldüm, siz de gülünüz. Kaldığım yurdun 6. katındaki 2 banyonun 2 tuvaletinde de soldaki kağıt asılı Şubat'ın başından beri. Sağ sütunda haftanın Funky Monkey ödülünü alan arkadaşı açıklamışlar. Hikaye şu:
This week's Funky Monkey goes to an incredibly insensitive, woman beating Michael Windle. Windle's girlfriend was lying on his bed while he was doing some corny dance, per usual. Well, being the loving girlfriend she is, she kindly informed him of the dork he was being. Windle then attempted to take off his pants and ended up also pulling down his shorts that were underneath. She began laughing at him and he jokingly threw his pants at her; unfortunately, he forgot his cell phone was in his pocket. His phone hits his girlfriend in the face and she was laughing so hard from the situation that she didn't react for several seconds. Once the pain set in, however, she started crying. After many apologies from Windle, she started laughing again.