1. kimsenin elinde sihirli değnek yok, 1 seçimle demokratikleşmek hayal; gerçekçi olalım.
2. akp üçüncü kez seçiliyor, daha yüksek oyla seçiliyor, artık milletin zekasıyla filan açıklanacak bir şey değil bu. bu artık siyasi kültürümüzün bir parçası; aziz nesin'i rahat bırakın (hoşuma gidiyor diye söylemiyorum, en az sizin kadar rahatsızım.)
3. akp yeni anayasayı tek başına yapacak güçte/sayıda değil + chp oylarını biraz da olsa artırdı + mhp sanıldığı gibi barajın altında kalmadı + kadın milletvekili sayısı hala çok yetersiz de olsa geçen dönemkinden fazla (sanırım 77 olmuş); bunlar olumlu şeyler.
4. bağımsız vekil sayısındaki artış sevindirici. özgürlük bloğunu temsil eden birçok ismin mecliste olması mühimdir. kürtlerle türklerin derdini birbirine tercüme edecek nitelikte insanlar var. dileğimiz oldukları gibi kalmaları.
5. muhalefet partilerinden meclise girmiş yeni isimler arasında birçok akıllı, sağduyulu insan var.
6. akp önceki seçimde daha az oya fakat daha çok sandalyeye sahipti. şimdi oyu arttığı halde sandalyesi azaldı, temsilde adalet yine yok tabii ki ama en azından yaklaşıyoruz. adım adım. baraj konusunu sürekli gündemde tutacak bir muhalefet lazım.
7. o adam, RTE, tek adam değil ve olmayacak. türkiye elden gitmiyor, gitmeyecek.
8. sürekli gitmekten söz edenler var, anlıyorum ve bazen benim de aklıma düşmüyor değil ama kimi zaman "ne gerizekalıyız, gidicem bu ülkeden"den fazlasını söylemediğinizde, yapmadığınızda anlayamıyorum sizi. değişim için çabası olanları tenzih ederim. ayrıca hiçbir şeyi seçmemeyi seçenlere ve sistemin içinde olmamayı (olduğu kadar) tercih edenlere, oy vermeyip sonraki gün içki masasında ülkeyi kurtaranlardan daha çok saygım var.
9. muhalefet partilerinin öncelikli sorunlarımızın çözümü için işbirliği içerisinde olmalarını, iktidarın demokratik olmayan adımları, dayattığı ve dayatacağı tek tip yaşam biçimi karşısında çok sesliliği ilke edinmelerini, güçlü kalmalarını diliyorum. şu lanet yasakçı zihniyet de olağanlaşmadan, siyasi kültürümüzün bir parçası olmadan sesler yükselmeli. bazı yeni vekillerden umutluyum.
10. kısacası hiçbir şey yalnızca siyah ya da beyaz değil; önümüzdeki tablo önceki seçimden daha olumlu bir tablodur. mücadeleye devam.

Political Ideologies Response Paper
Movie Report (dandirik papers vol. 8899876)
Title: It’s A Free World…
Writer: Paul Laverty
Director: Ken Loach
(...) THE CIRCLE ONLY HAS ONE SIDE*
In the movie It’s A Free World…, the writer Paul Laverty and the director who’s famous for his political films, Ken Loach, tell us about the vicious cycle of capitalism through some characters. The movie is basically about the world order we are practicing today and presents us the story of a once-worker-now-boss woman and a group of immigrant workers coming to England to – simply – keep on living. The title itself, actually, gives us an idea about what we should be expecting. We are living in a free world, as it’s been said for a matter of time; but are all the people actually allowed to be free?
The people who hold the means of production, who are employers, from any background or any level (no matter how wealthy they are), who are living at the cost of other people’s lives are the targetted in the movie. Their way of living is questioned and criticized.
The main character, Angie, is an employee working for an employment agency in which she is surrounded mostly by men, and she is portrayed as she would not really get to the point where she wants to be in her career - as a woman. One day she gets mobbed by one of her bosses. She reactions instead of keeping quiet and she gets fired the next day. At this point, we see her as a rightful worker who demands justice and we applaud her reaction. But things change in the next scenes where she decides to open up an agency with a friend and starts exploiting immigrant workers for her own profit. She does exactly the same as what she had seen in her previous job. We realize that nothing changes; nothing but the roles and the characters.
Ken Loach wants to make sure that his message is transmitted: it is only a free world for the ones who can be free. The sentence coming out of Angie’s mouth to her friend Rose says it all when Rose asks her to pay the workers their money: “If you really want to pay them, you can pay them out of your own pocket; it’s a free world!”
Yes, it was a free world but to those workers, freedom only meant a day with food and little money to look after the ones they are responsible to. They did not ask for more or less. We could get the idea from one of the scenes, actually, where Angie’s son was taken away from home by the immigrant worker for a couple of minutes. Those people who captured Jamie never hurt him and never told him anything that might frighten him. They were just concerned about equity and justice. And the only addressee was Angie, no other person or nothing else. I think this was a good detail.
On the other hand, in spite of how crucial Angie seems, Loach secretly tells that no matter how rightful and sensitive you might be, the system forces you to exploit others once you get the chance. Angie has got her own reasons for doing that and maybe Rose do not have that kind of reasons but that does not mean that she will not have one day. Thus, we can say that the director knows not everything is just black or white and he wants us to realize that fact too. It is just the system which took root and stays there strongly with just one solid color.
If we stopped to think like a social scientist and think more like a liberalist (and as a matter of fact, like a neo-liberalist), we might further this last argument. Maybe the movie does not efficiently tell us about the patterns that drive all these people to be this way. And maybe Social Darwinism is right in a way and instead of complaining we should all be pursuing our own ways 'out'. Or maybe it is just a corrupted form of the system we are faced today and that the modern/contemporary social liberalism has nothing to do with it.
Still, there is this cycle and no doubt we are a part of it.
İki aydır ODTÜ Avrupa Çalışmaları Merkezi'nin Avrupa Birliği destekli olarak yürüttüğü Avrupa'ya Bakış anketinin uygulanmasında görevliyim. Projenin İstanbul ayağını bir hocam ve bir arkadaşım ile yürütüyoruz. Meselenin iş kısmını bir kenara bırakırsam her bir görüşme ayrı bir deneyim. Görüştüğüm kişilerin verdikleri cevapları, politik görüşlerini vs. paylaşamam tabii ama tüm bu insanların tavırları ve soruları cevaplarken yaptıkları yorumlar o kadar antika ki. Ne zaman ne ile karşılaşacağımı hiç kestiremiyorum. Önceden anket yapacağım kişi hakkında bilgi ediniyorum ve "Aşağı yukarı şöyle cevaplar alırım" diyorum, peşinden öyle bir görüşme yapıyoruz ki tahminimle ilgisi bile olmayan sonuçlar çıkıyor.
Bir de anket harici esprileşmeler var, tam kayıtlık şeyler. Üniversite idarecileri (çoğunlukla rektörler) ve sanayi kuruluşlarından yetkililerle görüşüyorum genelde. İTÜ rektörü ile görüşmem Karadeniz fıkrası tadındaydı. Diğer anketlerim görece ciddiydi ancak hepsinde bir "eğlenceli bölüm" söz konusuydu. Son olarak randevu saat 10'da olduğu için beni "Siz 10 hastası mısınız?" diye karşılayan Boğaziçi Üniv. rektörü ile görüştüm. Marxvari sakalları, göbeği ve elinde ikide bir sönen pürosu ile rektör olmak için gerekenler listesindeki her bir maddeyi işaretlemişti. Anketi hiç beğenmese de, her soruyu eleştirip sürekli yorum yapsa da, asla göstermememi tembihledikleri kağıtlara bakmak istese de çok iyi bir görüşmeydi. En zorlarından biriydi ama rahattım çünkü samimi ve çok espriliydi.
Kaydımı konu ile alakasız olan, son 2 gündür yatmadan önce okuduğum bir dua ile bitirmek isterim:
Sevgili evren,
Lütfen Eurasia ödevimi bir faciaya dönüşmekten koru. Uykumda rüyama ak sakallı dedeler (mümkünse Lev Gumilev'ler, Aleksandr Dugin'ler filan) sok. Tertemiz, masmantıklı en az 7 sayfada anlatılabilecek argümanlarla uyanayım. Öyle bir aydınlat ki beni Eurasianism'e yeni bir bakış açısı getirecek kadar ileri gideyim. Varsın KGB peşime düşsün, yeter ki peypırımdan yüksek bir not alayım.
(bkz: "önce tedbir sonra tevekkül"ün ihlali)
+ Polis Taksim Meydanı’nda yapılan IMF ve Dünya Bankası protestosunda yakaladığı göstericileri coplarla dövdü, vatandaşlar da sopalarla polise yardım etti.
+ IMF başkan Strauss-Khan 2010'da işsizliğin artacağını, düşük gelirli ülkelerde huzursuzluk ve savaşın dahi görülebileceğini söyledi.
+ Dünya Bankası başkanı Zoellick "Gelecek yıl 90 milyon insan aşırı yoksullukla boğuşacak, 59 milyon kişi işsiz kalacak, milyonlarca kız okula gidemeyecek, çocuklar kötü beslenecek." dedi.
+ IMF ve Dünya Bankası toplantılarına katılan büyükbaşlar için YouTube yasağı 2 günlüğüne kaldırıldı.
+ Yunanistan'daki seçimi kazanan sosyalist parti lideri Papandreu kabinesinin yarısını kadınlardan kuracağını açıkladı.
+ UNDP'nin (BM Kalkınma Programı) raporuna göre Türkiye, kadınların toplumsal hayata aktif katılımını ölçen endekste 109 ülke içinde 101'inci sırada ve bu konuda Uganda, Nikaraguay, Kamboçya gibi ülkeler TR'den önde. (Endeks-1@Radikal)
+ Yine aynı rapora göre Türkiye İnsani Yoksulluk Endeksi’nde de 135 ülke içinde 40’ncı. Yoksulluğu kapsamlı göstergelerle ölçen endekse göre Türkiye okur-yazar olmayan yetişkinlerin genel nüfusa oranında 77’nci; iyileştirilmiş bir su kaynağına erişemeyen insanların oranı sıralamasında da 3'üncü ve Ekvador, Bahreyn gibi ülkelerin gerisinde. (Endeks-2@Radikal)
+ Hayvan otlatırken bomba ile havaya uçan 6. sınıf öğrencisi Ceylan Önkol'un parçalanan ciğerlerini eteğine koyup karakola taşıyan anne Saliha Önkol ve ağabey Rıfat Önkol can güvenlikleri olmadığı gerekçesiyle olay yerine uğramayan savcı, doktor ve kolluk güçlerine tepki gösterdi, "Biz ikinci sınıf vatandaş mıyız? Kürt kızı olduğu için mi değeri yoktur Ceylan'ın?" diye sordu.
+ RTE, Aydın Doğan'a Al Capone benzetmesi yaparken Baykal da Gül'ü Damat Ferit'e benzetti. Bülent Arınç ise demokratik açılım konusunda RTE'ye övgüler yağdırarak "Önceki 15 başbakan tembel ev kızları gibi süprüntüyü halının altına süpürdü" dedi.
+ 2 yıl önce yasal bir dergiyi satarken polis kurşunuyla felç kalan 17 yaşındaki F.G.'nin davasında kullanılacak polis telsiz kayıtları silindi, kendisinin kanıt niteliğindeki kanlı t-shirtü 'kaybedildi'.
+ Birkaç gün önce İstanbul'da üniversiteli bir genç, parkta arkadaşlarıyla gitar çalıp içki içtiği için 8 polis tarafından tekmelenerek hastanelik edildi, beyin kanaması geçirdi. Ve doktor bacağı da kırılan gence "Darp yoktur" raporu verdi.
+ Obama'ya Nobel Barış Ödülü verildi.
Bi paragrafta 300 posta: 1) Efe Fatih Terimoviç ve onun fino efesi Emre Bellözöğlü, ikiniz de o kadar sinirime dokunuyosunuz ki anlatamam. 2) Sen, sel sonrası pis ellerini insanların eşyalarına uzatan, "Nasıl yaparsınız?" diye soran muhabire "Oruç tutmadıkları için onları sel aldı" diyen mahlukat, senden ölesiye tiksiniyorum. Cübbeli Ahmet'le kanka olun, cahil cühelaların yalağına akıttığınız pis sudan beslenen yöneticilerin her felakette söyleyecek sözü, halkın arasına çıkacak yüzü olsun. "Efendim bu doğal afet!" Çok doğal afet. O biçim doğal afet ki paso yağmurlu olan Hollanda'ya hiç uğramıyor. Koca İstanbul'u rant uğruna ne hale soktunuz arsızlar. Yapın yapın, 3 yetmez 5 köprü yapın. 3) Ve sen Kenan Evren, üzülme seni asmıyor, besliyoruz be anam. Ama sakla kendini sağlam bi rövanş için... Ah, unutmamayı kendim de becerebilsem utanmadan unutma halkım diyebilsem. 29 yıl!
Hapiste ağız içi kanseri ve sarılık hastalıklarına yakalanan, ilgili kanuna göre (iyileşirse tekrar geri dönmek üzere) tahliye edilmesi gerekirken sahte raporlarla hastaneden hücresine geri gönderilen politik suçlu Güler Zere'nin özgür bırakılmasını talep eden kampanyayı destekliyorum. Zere çaresizce ölümü beklerken ben yalnızca ülkemin kendi insanını "bu vatandaş", "bu değil" der gibi ayırıp kayırmamasını, hukukun işlerliğinin önündeki engellerin (kişi/şey) her türlü bedelin göze alınarak kaldırılmasını, adaletin nüfuzlu (ve ekseriyetle darbeci) paşalarımız haricindeki vatandaş için de yerini bulmasını dileyebiliyorum. Ne acı.
edit: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, aralarında hükümlü Güler Zere'nin de bulunduğu 4 kişinin kalan cezalarını kaldırdı. Aman zahmet oldu ağam paşam! (6 Kasım '09 @ Radikal)
13 Nisan 2009. Gelen yeni dalga ile birbirinden değerli onlarca akademisyen ve aktivist gözaltına alındı. Evler talan edildi, yazılar, kitaplar birer kopyası dahi alınmadan genel merkezlere kaçırıldı. ÇYDD'nin burs verdiği öğrencilerin bilgilerini tuttuğu kayıtlar da aynı muameleyi gördü. Binlerce ihtiyaç sahibinin bir ay burs alamaması pahasına 'devlet düşmanı darbecilerin' über-tehlikeli planları ele geçirildi. Yıllardır hem kendi kanseri hem de ülkenin kanseriyle uğraşan Türkan Saylan'ı bile rahat bırakmadılar.
Günü de özenle seçmişler, GS-FB derbisinin olduğu gecenin sabahı. Ülkemden sıkılıyorum. Adalet için bu denli adaletsiz davrananları düşündükçe içim sıkışıyor.
Dalgakıran gerek.
Writing for Social Sciences dersine research hazırlıyorum. Konum "Positive Discrimination for Women in Politics" ve kotanın gereklililiğini (belli bir süre için, kısıtlanmış olarak) savunuyorum. Ara ara kendimi çürütesim de gelmiyor değil. Çünkü Alice Harikalar Diyarı'nda ('in a perfect world') ideal bulunanla uygulanması gereken birbirine ters düşebiliyor.,
Proposal yazıyordum, sonra bıraktım ve başka şeyler yazarken buldum kendimi. İki hafta olmuştur. Bir akarsu gibi akan düşünceleri sözcüklerle karşılamaya çalışırken çok özenli bir dil kullanamadım:
Kadınlara kotayı savunmak, bazı konularda devlet müdahalesini istemeye benziyor. Bu anlamda sosyal içerikli olduğu söylenebilir. Kotayı savunmayıp bunun eşitsizliğe neden olacağını, bu durumun kendi kendine evrimleşerek ortaya çıkması gerektiğini söylemek ise devletten hiçbir şeye karışmamasını talep etmek gibi. Bu tezin de yine bu anlamda, liberalizmi anımsattığı düşünülebilir. (Aynı tezin ilki gibi çok sosyal içerikli olduğu sonucuna da varabilirim hemen, bakış açısı her şeyi değiştiriyor. Her iki tarafa da katılıyorum ideal olarak. Pratikte her şey değişiyor sanırım.) Aynı noktalardan hareketle, eşitlik için bir süre eşitsizlik istemek sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemine katılmak sanki. Eşitliğin eşitsizlikle gelmeyeceğini söylemek de kökten eşitlikçilik belki? :D Ki insanın olduğu yerde, özellikle özel mülk kavramı ortaya çıktığından beri, yani m.ö. bin yıllar öncesinden söz ediyorum, böyle bir şey pek de mümkün görünmüyor.
Ödeve dönmem gerektiği gerçeği beni korkutmuş olmalı ki devamını getirmemişim. Farklı saflardaki iki kişinin diyaloğuyla harika bir şey olur bu konudan. Heyecanlanıyorum. Bazen çok fena skeptiğim allah beni kahretmesin ki.
Not: Bu yazdıklarımda, kadın ve politikaya olan ilgimde kocccaman bir Z.A. effect vardır; arz (ve itiraf) ederim.
Mayıs 2008, Patavatsız Dergi
Mayıs-Haziran 2008, vesaIRe
Üzerine düşünmeyi tercih etmeden, aldığımız gibi aktardığımız bazı şeyler var hayatımızda; zihnimize yazdığımız bazı kodlar, sorgulamadan kabullendiğimiz, yalnızca hamallığını yaptığımız bazı geleneksel bilgiler… Hadi birini itiraf edelim: Bazı iş ve meslekler cinsiyetlendirilmiştir toplumlar tarafından, bir işi erkek yapabilirken kadın yapamaz ya da tam tersi; bir iş tamamen kadın işidir, erkeğin yapması saçma olur. Bu ön kabulu aynen alıp dünyamızı buna göre kurmuyor muyuz? Kaçımız yıkıyor bu kalıpları, kaçımız hazır olanla değil kendi ürettiği ile yaşayabiliyor?
Bu durumun yüzlerce örneği var aslında – biri de siyasetle; siyasetin, ya da seçimle gelinen herhangi bir karar alma mekanizmasının ‘erkek işi’ olduğuyla ilgili… Kimse bunu açık açık söylemiyor pek tabii. Ancak somut veriler bu durumu kabullendiğimizi, “siyasetçi/yönetici=erkek” eşitliğini içselleştirdiğimizi kanıtlıyor ne yazık ki. Zira siyasetteki ve karar alma mekanizmalarındaki kadın temsili yok denecek kadar az.
Bu somut verilere değinmeden önce kadınları ilgilendiren bazı kavramlarla ilgili idealist ve 'in a perfect world' yorumlarımı paylaşmak istiyorum en ukala halimle. Ardından oranlardan söz edip kafa karıştırmaya girişeceğim izninle.
*
Ne zaman, nerede 'kadın hakları' dendiğini duysam bunu diyen kişiyi sinirli bir şekilde süzmekten kendimi alamam. Bu iki sözcük, yan yana gelince beni geriyor. Tahmin edebileceğin gibi amaç kadın ve erkek eşitliğini sağlamakken insan hakları yerine kadın haklarından söz etmenin eşitsizliği meşrulaştırmamıza neden olduğunu düşünüyorum.
Tabii bir de 'kadın kolları' var… Aklıma, şu anda bu satırları yazmamı sağlayan parmaklarımı (ve nihayetinde ellerimi) gövdeme bağlayan güzel uzuvlarımdan başka bir şey getirmeyen bu kavram, ülkemin tüm ultra demokratik siyasi partilerinde 'çalışma grubu' olarak tezahür etmekte. Oysa partiye normal üyeyken yapılabilecek şeyler, kadınları partiden böylesine ayırarak yapılacaksa hiç yapılmasın daha iyi. Çünkü kadın kolları olgusu kendi içinde fena halde çelişiyor; ayrımcılıktan yakınanlar eşitliği kadınları partiden ayırmakta arıyor. Ve bu kollar çoğunlukla, kadın politikaları olmayan/üretmeyen partilerin uydusu olmaktan öteye gidemiyor, politik olup politikayla ilgilenmeyen örgütlere dönüşmekten kurtulamıyor.
Buraya kadar her şey tamam, şimdiye kadar paylaştığım düşünceleri hala savunuyorum. Ancak bir 'pozitif ayrımcılık' kavramı var ki, yine bu düşüncelerimin temeli yüzünden beni derin düşüncelere gark etti.
Pozitif ayrımcılık, doğası gereği ayrımcılığın yapıldığı grup için pozitif bir durum oluşturuyor ama kalanlar için olumsuzluğa neden olma ihtimali var. "Sen verme ben alırım”cı bünyem, bu kavrama gıcık oldu önce. Buna mukabil siyasi partilerdeki, kamudaki ve özel şirketlerdeki kadın kotası tartışmaları da anlamsızdı benim için başlarda. Kadınların karar alma mekanizmalarında sayılarının artmasının en ateşli destekçilerinden biriydim ama kota konusu açıldığında beynim bunu hakkın ‘alınması’ değil ‘verilmesi’ olarak algılıyordu. Kotayı savunup mükemmeliyetçi, ideallerinden ödün vermeyen fikir insanı kimliğimden sıyrılamazdım.
*
Sonra Başbakan Erdoğan’ın Ekim 2007’de Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KA-DER) Başkanı Hülya Gülbahar ile yaşadığı kota tartışması dikkatimi çekti. Sayıca en çok kadın milletvekilini meclise taşımasıyla övünen iktidar partisinin genel başkanı, seçim öncesinde gazetelere verdiği tam sayfa ilanlarda en fazla kadın adayı partisinin gösterdiğini söylüyor, 81 ilden birer kadın adayı çıkaracaklarını vaadediyordu. Seçim sonrasında en fazla kadın adayın AKP’den gösterilmediği gerçeği çıktı önce ortaya (“Seçim Listelerinde Kadın Adayı Sayısı ve Oranları”, KA-DER). Ardından da, AKP’nin 81 ilin yalnızca 34’ünden kadın aday gösterdiğini, bu adayların hiçbirinin ilk sırada olmadığını, ilk 3’e giren kadın aday sayısının ise 12 olduğunu öğrendik. Başbakan ve partisi yeterince samimi değildi…
Üstüne üstlük başbakan kendisine “Ruanda’da bile kota uygulaması var!” diyerek kadınlara temsilde eşitlik sağlanmasını isteyen Gülbahar’a, “Zaten şu anda eşit katılım var, niye adil olmuyorsun? Neden kendin gidip kazanamıyorsun? Kardeşim git, kazan, al. Kota uygulaması bütün dünyada yok. ABD'de kota var mı? Fransa'da kota kaç? Ruanda mı olmak istiyorsun, buyur Ruanda ol, bu kadar!” diye cevap verdi. Başbakan ve partisi yeterince ciddi ve nazik de değildi…
Bu tartışmadan sonra konuyu araştırmaya başladım. Fransa ve Ruanda da dahil olmak üzere 98 ülkede kota uygulamasının olduğunu, uygulamanın bazı ülkelerde anayasal düzenleme ile bazı ülkelerde ise seçim kanunuyla düzenlendiğini öğrendim. Türkiye de ise böyle bir uygulama olmadığı için partilerin bu düzenlemeye ‘isterlerse’ kendi tüzüklerinde yer verdiklerini, ortaya da parlamentoda kadın katılımı konusunda dünyadaki 189 ülkenin içinde Malezya ile 134. sıraya yerleşen bir Türkiye çıktığını gördüm. Başbakan ve partisi konu hakkında yeterli bilgiye vakıf değildi…
*
Bulduğum diğer veriler dehşet vericiydi. 1935’te yapılan ilk genel seçimlerde yüzde 4,6 ile 18 kadının girdiği TBMM, tam 67 yıl sonra 2002 yılında kadının yalnızca yüzde 4,4’lük oranda temsil edildiği bir yere dönüşmüştü. Genel sıralamada Arap ülkelerinin gerisindeydik. Son seçimde ise 50 kadın milletvekili ile yüzde 9,1’e ulaştık. Yine Avrupa, Asya ve dünya ortalamalarının gerisindeydik ancak bu kez nihayet Arap ülkelerini geçmeyi başardık.
Durum yerel yönetimlerde daha da vahimdi. Türkiye’de yerel yönetimlerde 3225 erkeğe karşılık yalnızca 18 kadın görevdeydi. 81 ilden yalnızca birinde kadın belediye başkanımız, kabinede ise bir tek kadın bakanımız vardı (ki tarihimizde de en çok 2 kadın bakan oldu aynı dönemde), o da Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı idi, cinsiyeti yüzünden ilgilenebileceği, üstesinden gelebileceği tek görev buymuş gibi!
Eğitim alanındaki pozisyonlarda ise makam yükseldikçe kadın oranının hızlı bir şekilde düştüğüne tanık oldum. Okul öncesi öğretmenlerinin yüzde 95’inin kodlanmışçasına (“Çocuklara yalnızca kadınlar bakar” kodu) kadınlardan oluştuğunu, okul yöneticilerinde ise bu oranın 7’ye gerilediğini öğrendim. Özel sektörde ise kadın yönetici oranı yüzde 6, cinsiyetler arası ücret farkı yüzde 22’ydi! Üstelik tüm bu oranlar, birçok konuda kıstas olarak aldığımız AB oranlarıyla karşılaştırılamayacak düzeydeydi.
*
Şu sıcak havada soğuk duş etkisi yapan bu veriler, kota meselesine ve dolaylı olarak pozitif ayrımcılığa (ve hatta kendime itiraf etmekte zorlansam da 'kadın hakları' kavramına) farklı bir açıdan bakmamı sağladı. Evet, pozitif ayrımcılık, bir grubu başka bir gruba göre ayrıcalıklı kılıyordu. Ama söz konusu geleneksel iş bölümüne, cinsiyet rollerine uymak durumunda kalan, kendisine biçilen hareket alanın dışına çıkmakta zorlanan, fırsat-kaynak eşitsizliği yaşayan, gücü yetenin kazandığı hiyerarşik bir düzende varolma savaşı veren ve tüm bunları yalnızca kadın olduğu için yaşayan kadınlarsa evet, pozitif ayrımcılık artık eşitlik adına atılmış bir adımdır.
Bu durumda, tüm bu 'kadın sorunları'nın çözümü için kadınların karar alma mekanizmalarına gelme zorunluluğu zuhur eder. Özel sektörün, o büyük, çok büyük yöneticileri, kurmaylarıyla el ele verip zaten istediklerini alacak olan kadınların işlerini yokuşa sürmekten vazgeçmelidir. Devlet erkanı ise seçim öncesi göz boyamaktan fazlasını yapmalı, göstermelik, asla seçilmeyecek yerlere konmuş adaylardan oluşan listeler hazırlamayı bırakıp adayların gerçek bir seçim yarışına hazırlanmasına destek olmalıdır. Bunun adı (yine 'kadın hakları' sorunsalından yola çıkacak olursak) kadın kotası değil, cinsiyet kotasıdır.
*
Sonuç olarak kadınlar gerek kamuda, gerek özel sektörde, gerek siyasette, kısacası karar alma mekanizmalarının her kademesinde nüfustaki oranları kadar temsil edilmeye başlayana dek kota şarttır.
İrem Hacıalioğlu
Şubat 2008, vesaIRe
Mart 2008, Radikal Genç
Uzun bir aradan sonra AKP – MHP işbirliği ile yeniden gündeme gelen, basının her kanalıyla istisnasız her gün karşımıza çıkan 'türban' tartışmaları, akademisyenleri, iş dünyasını, yazarları ve vatandaşları uzun süre oyaladı. Türban, herkesin hakkında bir şeyler söylemesi gerektiğini hissettiği bir konuya dönüştürüldü. Uzatıldı, abartıldı. Durum, konu sıkıntısı çeken köşe yazarlarının ve televizyon programcılarının işine yaradı. Başka kimin işine yaradı dersiniz?
AKP hükümeti uzunca bir süredir mecliste gizli oturumlarla görüşülen yasa tasarıları ile uğraşıyor, yeni kararlar alıyor, bunları uygulamaya koyuyor. Basına ufak sütunlarla yansıyan bu haberler kaçımızın dikkatini çekti? Türbana ayrılan sayfaların onda biri kadar bile sözü edilmeyen bu konular neler?
Örtülü Af
8 Şubat 2008’de, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 231. maddesi ve İnfaz Kanunu’nun 98-101’inci maddelerini değiştiren “Temel Ceza Yasalarına Uyum Amacıyla Çeşitli Yasalarda ve Diğer Bazı Yasalarda Değişiklik Yapılmasına Dair 5728 Sayılı Yasa” yürürlüğe girdi. Bu değişikliklerle “2 yıldan az hapis cezası alan ve 2 yıldan az hapis istemiyle yargılanan” hükümlü, tutuklu ve sanıklara, hükmün açıklanmasının ertelenmesi olanağı, diğer bir deyişle 'örtülü af' getirildi.
Düzenlemenin, ruhsatsız silah bulundurmak, adam yaralamak, görevi kötüye kullanmak, haksız çıkar sağlamak, hırsızlık, elle-dille cinsel tacizde bulunmak ve kaçak elektrik kullanmak gibi suçlardan hüküm giyenleri, tutuklananları ya da yargılanmakta olanları serbest bırakmaya yönelik olduğu belirtildi. Ancak yasanın en çok ihya ettiği kesim kaçak elektrik kullananlar; çünkü Adalet Bakanlığı’nın ‘af’ olmadığı konusunda ısrar ettiği yasadan 708 bin abone faydalanacak!
Bu konuda, basının dikkat çekmediği nokta şuydu: Başbakan Erdoğan, Aralık 2007’de partisinin Haydarpaşa Lisesi’nde düzenlediği bayramlaşma toplantısında yaptığı konuşmada, “Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yüzde 65 oranında, elektrik kaçağı olduğunu” belirtmiş, “Türkiye'nin hırsızlardan temizlenmesi için hırsızlığa tanık olanların ihbar etmesini”¹ istemişti. Şubat ayında, daha önce söylediklerinin tamamen zıttını yansıtan ani bir af kararının alınmasının ardında yerel seçimlerin yaklaştığı gerçeği olabilir mi, ne dersiniz? “İktidar partisi erzak ve kömür yardımını, bir üst boyuta taşıyarak elinde olmayan belediyeleri ‘özgürlük’ karşılığı satın mı almaya çalışıyor?” diye sorsak, çok mu kötü niyetli oluruz? “Benim partimin birimleri içinde hırsızlar yer alamaz!” diyen bir başbakan, aynı partide hırsızlara özgürlük veren vekillerin bulunmasını nasıl dert etmez? Oy uğruna adaletin aksamasına göz yuman bir hükümet nasıl olur da hala idealinin ‘sosyal hukuk devleti’ olduğunu iddia edebilir?
Naylon faturalar, emekli maaşları
Sözü edilmeyen bir diğer gelişme ise Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile ilgiliydi. Meclise sevkedilen bir vergi affı tasarısı ile vergi borçlularına uzlaşma fırsatı sunulduğunu ve kiminle, ne şekilde, nasıl uzlaşılacağı konularındaki kararların Uzlaşma Komisyonu’ndan alınıp tamamen Unakıtan’a verildiğini, bakanın adeta bir ‘süper yetki’ ile donatılmak istendiğini, ancak son anda CHP ve MHP’nin müdahalesiyle bundan vazgeçildiğini biliyor muydunuz? Naylon fatura düzenleyenlere af getirmesi planlanan tasarının, kendi hakkında da açılmış bir naylon fatura davası bulunan, ancak dokunulmazlık fezlekesi olduğu için yargılanamayan bir bakana, şeffaflıktan oldukça uzak böylesi bir yetki verilmeye çalışılması doğru mudur?
Mecliste görüşülen, “5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu”’ndaki ‘Güncelleme Katsayısı’nda değişiklik yapıldığını, kanunun meclisten geçmesi halinde emekli maaşlarının en az yüzde 25 oranında düşeceğini ve bugün 800 YTL olan emekli maaşının 600 YTL olacağını biliyor muydunuz? Aradaki 200 YTL, genel seçimler ve belediye seçimleri öncesinde dağıtılan erzaklarla karşılanır mı dersiniz?
“Az laf çok iş” mi, iktidar gösterisi mi?
Peki, eski meclis başkanı Bülent Arınç’ın meclise sunduğu yeni yasa teklifinde, muhalefet vekillerinin yasa tasarı ve teklifleri hakkındaki konuşmalarının süresinin kısaltılmasını önerdiğini duydunuz mu? Teklifin yasalaşması halinde, masum bir “Az laf, çok iş” mottosu mudur uygulamaya geçecek olan, yoksa çoksesliliğe, eşit temsil hakkında, kısaca demokrasiye darbe mi vurulmuş olur?
Son günlerde epey asabi olduğunu gözlemlediğimiz, yer ve zamanı umursamaksızın yaptığı sert ve ‘ya hep ya hiç’ tarzındaki konuşmalarıyla dikkat çeken, eleştirilere tahammülü olmayan başbakanın, birçok konuyu partisinin yetkili kurullarında tartışmaya açmadan gündeme getirmesine ne diyorsunuz? Örneğin, vekillerin türban konusunun gündeme getirileceğini, başbakanın İspanya’da yaptığı meşhur ‘velev ki’ sözleriyle öğrendiğini biliyor muydunuz? Bu saptamaya bir başka kanıt da ekomomiden sorumlu eski başbakan yardımcısı Abdüllatif Şener’in bir önceki dönem IMF ile yapılan stand-by anlaşmasının toplantı gündemine taşınmadığı ve kendisinin haberi olmadan imzalandığı yönündeki sözleri. Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınması ile ilgili kararın da Acil Eylem Planı’nda bulunmadığını belirten Şener, karar için “Planda yok ama gündemin temel maddesi haline dönüşüyor.” diyor! Erdoğan tek adamlığa mı soyunuyor, yoksa biz yönetim şeklimizi yanlış mı biliyoruz?
*
En az türban kadar önemli bu gelişmeler, yapay gündem maddeleriyle kamufle ediliyor. Basın mensuplarının daha bağımsız olmaya cesaret ettiği, hükümetin ise sözleriyle uygulamalarının bir olduğu günler umarız çok uzakta değildir.
_________________________________________
¹ www.basindabugun.com/index.php?sayfa=1392
~
irigitte fardot
2:26 ÖS
İrem Hacıalioğlu
Kasım 2007, vesaIRe
Sayıca en çok kadın milletvekilini meclise taşımasıyla övünen iktidar partisi, kurduğu bakanlar kurulunda aynı istikrarı sürdürmedi. Başbakan’ın geçtiğimiz ay KA-DER Başkanı Hülya Gülbahar ile yaşadığı kota tartışması ise iktidar partisinin kadın erkek eşitliği ve kadının siyasete katılması konularındaki samimiyetini tekrar düşündürdü.
AKP’nin, 22 Temmuz 2007’de yapılan Genel Seçimler’den önce tanıttığı kadın milletvekili adayları, kadınların meclisteki sayısının artmasını dileyen herkes tarafından heyecanla karşılanmıştı. AKP haklı olarak gururlanıyor, vekil adaylarıyla övünüyordu. Parti, düzenlediği seçim kampanyalarında hem bu konuya değiniyor hem de kadınlar için yaptıkları yeniliklerden söz edip oy talep ediyordu. Peki söylenenlerin hepsi gerçeği yansıtıyor muydu?
Seçimlerden kısa bir süre önce gazetelerde tam sayfa olarak yayınlanan, başlığı “Önce İnsan, Önce Kadınlarımız” olan ilanda “Kadınlarımızın TBMM’de daha etkin temsil edilmesi için en fazla kadın milletvekili adayını biz gösterdik.” deniyordu. Oysa istatistikler (“Seçim Listelerinde Kadın Adayı Sayısı ve Oranları”, KA-DER) tam tersine işaret etmekteydi; AKP gösterdiği 62 kadın adayla (Tüm adayların yalnızca %11’i), partilerin kadın milletvekili aday sayılarının verildiği listede HYP, GP, DP, LDP, İP ve DEHAP’tan sonra geliyordu. Kampanyayı hazırlayanların bir an için “azlık-çokluk” kavramlarını karıştırdığını düşünelim ve bir sonraki maddeyi inceleyelim: “81 ilden birer kadın aday çıkaracağız.” Yine istatistiklere dönecek olursak AKP’nin 81 ilin yalnızca 34’ünden kadın aday gösterdiğini, bu adayların hiçbirinin ilk sırada olmadığını, ilk 3’e giren kadın aday sayısının ise 12 olduğunu görüyoruz. Yani bu kampanyayı hazırlayanlar ya matematikten anlamıyor ya da “Biz ne işimize geliyorsa onu söyleyelim, nasıl olsa kimse söylediklerimizle yaptıklarımızın tutup tutmadığını kontrol etmez.” deyip seçmeni aptal yerine koyuyor. Siz hangi varsayımı tercih ederdiniz?
Tüm bunların gözden kaçan küçük(!) birer hata olduğunu düşünerek diğer maddeleri de inceleyelim. Başbakan Erdoğan’ın bir fotoğrafına da yer veren ilanda başka bir madde ise şöyle: “Kadın-erkek eşitliği ve istihdamında önemli yasal düzenlemeler yaptık. Kadınlara karşı her türlü ayrımcılıkla mücadele ettik.” İşte bu düzenlemelerin, bu mücadelenin gerçekten etkin bir biçimde yapıldığına inanmayı çok isterdim. Ancak İRİS Eşitlik Gözlem Grubu’nun Michigan Üniversitesi ve Uluslararası Çalışma Örgütü’nün katkılarıyla gerçekleştirdiği "Kamu Sektöründe Yönetici Kadınlar" araştırmasının sonuçlarına göre kamuda ve özel sektörde çalışan kadınların oranı yüzde 40’lardan yüzde 25’e düşmüş durumda. Ayrıca çalışan kadınlar bir yılda erkeklerin yıllık kazancının yalnızca yüzde 34.4’ünü kazanıyor ve işsiz genç nüfusun yüzde 88’ini kadınlar oluşturuyor. Yani AKP’nin kadınlara karşı her türlü ayrımcılıkla mücadele etme çabası yetersiz kalmışa benziyor, çünkü işverenler istihdam için erkekleri tercih ediyor. Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu’nun hazırladığı “Avrupa İstihdam Stratejisi ve İşgücü Piyasası Gelişmeleri” başlıklı araştırmaya göre ise Türkiye, yüzde 24,3 ile OECD ülkeleri içinde kadın istihdam oranının en düşük olduğu ülke durumunda bulunuyor.
AKP’nin ilanındaki bir başka madde ise “Aile içi şiddet, töre ve namus cinayetleri ile bilinçlendirme çalışmalarına öncelik verdik.” şeklinde. Oysa Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2006 yılı Ocak ve Eylül aylarında Türkiye geneli polis sorumluluk alanında meydana gelen şahsa ve mala karşı işlenen asayiş olaylarını baz alarak yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de her 31 dakikada bir aile içi şiddet olayı yaşanıyor. Kadın kuruluşlarının verileri de aile içi şiddet ve töre cinayetlerinin arttığı yönünde. Görülüyor ki yine bir tutarsızlık söz konusu.
Şimdi tüm bu verileri unutup TBMM’ye en çok kadın vekilini AKP’nin taşıdığı gerçeğinden hareket edelim. Evet, AKP’nin kadın aday sayısı diğer partilerin aday sayısından azdı, ama seçim zaferiyle doğru orantılı olarak en çok kadın milletvekili (29 vekil) bu partiden çıktı. TBMM’deki kadın sayısı bir önceki dönem 24 iken, yeni dönemde 50 oldu. Oran yüzde 10’un altında kalmış olsa da kadın milletvekili sayısının ikiye katlanması demokrasi adına bir başarıydı. Bu başarının, bakanlar kurulunda eskisinden çok kadına yer verilerek taçlandırılması gerekirdi. Ancak ne yazık ki Başbakan Erdoğan, kendisiyle birlikte yirmi beş kişiden oluşan bakanlar kurulunda, yalnızca bir kadın bakana yer vermeyi tercih etti – Nimet Çubukçu, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı. Sizce de bu durum, kadınların okumasına, istihdamına, siyasette aktif olarak görev almasına destek verdiğini söyleyen bir parti için samimiyetten oldukça uzak bir görüntü arz etmiyor mu?
Bu samimiyetsiz tabloya son noktayı ise Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz ay, yeni yasama yılının başlaması nedeniyle verilen resepsiyonda, kendisinden seçimlerde kadınlar için kota uygulamasına geçilmesini talep eden Kadın Adayları Destekleme Derneği (KA-DER) Başkanı Hülya Gülbahar ile yaşadığı tartışma koydu. “Ruanda’da bile kota uygulaması var!” diyerek kadınlara temsilde eşitlik sağlanmasını isteyen Gülbahar’a, “Ben kotayı eşitlik olarak görmüyorum. Zaten eşit katılım şu anda var, niye adil olmuyorsun? Sen kendin gidip kazanıp alamıyorsun... Kardeşim git, kazan, al. Kota uygulaması bütün dünyada yok. Başka yerlerde var diye anlatamazsın. ABD'de kota var mı? Fransa'da kota kaç? Sen Ruanda mı olmak istiyorsun, buyur Ruanda ol, bu kadar! Benim Kadın Kollarım bu konuda KADER'den çok daha samimi, bunu da bilin.” diye cevap verdi.
Başbakan’ın önemli bir kadın örgütünün başkanıyla ciddiyetten bu denli uzak bir üslupla konuşmasını bir kenara bırakalım (Ne de olsa alıştık!) ve Gülbahar’a sorduğu sorulara cevap arayalım. Başbakan bilmiyor olabilir ama en azından bizler araştırıp öğrenelim; Fransa ve Ruanda da dahil olmak üzere 98 ülkede kota uygulaması var. Uygulama bazı ülkelerde anayasal düzenleme ile bazı ülkelerde ise seçim kanunuyla düzenleniyor. Türkiye de ise böyle bir uygulama olmadığı için partiler bu düzenlemeye ‘isterlerse’ kendi tüzüklerinde yer veriyor. Ortaya da parlamentoda kadın katılımı konusunda dünyadaki 119 ülkenin içinde 114. sıraya yerleşen bir Türkiye çıkıyor.
Bize de AKP’nin söyledikleri ve yaptıkları arasındaki sayısız farkı bulmak düşüyor.