birinci
~ irigitte fardot , 9/25/2020 8:17 ÖÖ
I.F.

günler gitgide kısalıyor
yağmurlar başlamak üzre
kapım ardına kadar açık bekledi seni
niye böyle geç kaldın?
soframda yeşil biber, tuz, ekmek
testimde sana sakladığım şarabım
içtim yarıya kadar bir başıma seni bekleyerek
niye böyle geç kaldın?
fakat işte ballı meyveler
dallarında olgun, diri duruyor
koparılmadan düşeceklerdi toprağa
biraz daha gecikseydin eğer
Gözlerim dolu. Aşağıda şimdiden birkaç paragraf var ama yazdıklarımı neden yazdığımı yeni fark ettim. Bu fark ediş bir elektrik akımı gibi geçti vücudumdan. Gördüğünü anladığın anlarda olur ya. Gözlerime birer mercek eklemesi anlamlı. Hissetmeyi seviyorum.
İstediklerimi yaptım, yapıyorum. Kendim yaparım, başkasından istemem. Çocukluğumdan beri böyle oldu. Bununla birlikte aslında ne istediğimi belirlemekte güçlük çektiğim zamanlar çoğunlukta çünkü aslımdan topuklarımı popoma vura vura kaçıyordum. Bu kaçma hali çıktığı yer neresi olursa olsun hayatın her alanına sirayet ediyor. Gerçekten yaşamak ile yaşamanın, kimi zaman da yaşamakla 'aynı işte nolsun ya'nın arasında kalıyorsun. İçimde bir yer hep sıkışık kalacak sanıyordum. Mutlu, genellikle tasasız bir çocukluktan sonra ilkokul sonu ortaokul başı gibi pek de kolay olmayan bir dönem başladı ve üniversiteyi bitirip bir işe girene dek sürdü. İş sonrasında periyotlar halinde geldi gitti. Epey yordu ama azaldı, benim için en azı ne kadarsa o kadar şimdi.
Küçük bir flashback: Ortaokuldayken ne hissettiğimi çok iyi bilip bunun bir çaresinin olmadığını düşünerek yazdıklarımı hatırlıyorum. Tedavisi olmayan hastalık gibi. Ağlıyor, yazıyor, yazdıklarımı çöpe atıyordum. Sonraları atmak yerine saklanmayı, şifreli konuşmayı öğrendim. (En yakın arkadaşımla -ve büyük aşkımdı- notlarımız/mektuplarımız için bir şifre/alfabe hazırladım. Hala ezberimde.) Sadece kendi kendime değil dünyaya da anlatmak isterdim çünkü bir yaradılış, bir kader olarak :d ifade etmeyi, ifadeleri önemsiyorum. Bilimsel konuşayım; YAPISAL işte. Anlatmak için hangi yolları bulacağım diye retoriği öğrendim bir bebeyken. Fakat anlattığımı ben bile sezgisel olarak anlıyordum, hep süzülecek, sezilecek şekilde koydum kendimi ortaya. Kendimi açık edemiyor, büyüdükçe daha çok yerimi saklıyor bir yandan da birinin beni görmesine deli gibi ihtiyaç duyuyordum. Kendimi sevmiyordum. Bi tuhaflık vardı, epey değersiz hissettiriyordu. Kilo aldım, içime kapandım, notlar da düştü. Aile ile ilişkiler kötüydü. Çünkü ilişkimiz yoktu o dönemde. Anne ve babam ekonomik krizle, arkası yazılan çeklerle, yerel siyasetle ve birbirleriyle uğraşıyorlardı. Babam ayrıca benimle de uğraşıyordu ve yaptığı bazı şeyleri affetmem yıllar aldı. Annem pek yanımda değildi, beni anlayıp görmek gibi bir çabası yoktu çünkü ne olduğumdan çok emindi. Gözündeki resim öyle netti ki başka bir şey olamazdım. Sevgisini gösterirdi ama pek muç muç bi tip değildi. Birbirimize benim ihtiyaç duyduğum şefkati gösteremeden geçti çocukluk ve ergenlik. Arkadaşlarımı sever çoğuyla iyi anlaşırdım ama bir şeyler eksik kalırdı, derinleşemezdik. 20'lerimde geldiğimde kendimle yüzleşme girişimlerimin sayısı arttı ve her biri can yakıcıydı. Tabularla büyüdük (:ellerini iki yana açan insan emojisi:) Gerçeğimi yırtmak, buruşturup çöpe atmak kesmiyordu. Artık yazdıklarımı yakıyordum. Bildiğin ateşli yakma ya. Kendimle daha açık konuşuyor, daha açık yazıyor, sonra da okumaya katlanamıyordum. Yaşamıyor; konuşup yazıyor sonra unutuyor veya yakıyordum.
Bi zaman sonra defterlere blog post’lar eklendi, geriye dönüp dönüp düzelttiğim, çoğu zaman draft’ta bıraktığım. Şimdi “heleler hölödür galiba….” şeklindeki paylaşımlarım hep kendime telkin. Olmayışlarına verdiğim ihtimali hatırlayıp hatırlatmak hoşuma gidiyor.
Puzzle'ımı, tam ortadaki eksik parçası yüzünden çirkin buluyordum. Diğer parçaları da çıkarıp atasım geliyordu. Yetersizlik hissi.
Hani ölümcül hastalarda bir son iyilik evresinden bahsedilir; death bloom. O işin tersi de var. Gün doğumunun öncesi zifiri karanlık, dümdüz. Şafak sökerken ufukta bazı fobiler belirdi. Ve kasılmalar, boyun-sırt ağrıları (bugün bana beden farkındalığı kazandıran, hala çektiğim, varlıklarından bir şey öğrendiğim ağrılar), ölüm korkusu, hatta ölüm değil o, yaşayamama korkusu. Hayata güveni geç, öze olan güvenimi bile öyle derine gömmüşüm ki bulup çıkarmak mesai idi. Teşrik-i mesaim nefesimdir. Dala çıka, talim yapa yapa açtık. Açtıkça göğsüm doldu, oh. Sonra aşağı indirdim nefesimi, çekirdeğimi keşfettim. Çekirdeğimden mutlu çocukluğumda hissettiğim, hep içimde olduğunu bildiğim enerjinin aynı yayılıyor. Çekirdeğim neresi? Elimle gösteririm, tahmin ediyorum, bi yer var, orası işte. Mesai esnasında 'beni yazmışşş' kitapları okundu, 'beni demişşşş' şarkıları dinlendi, türlü ağlamalı yogalara duruldu, anneyle yakınlaşıldı, babayla barışıldı, ikisi de tekrar sevildi, bir de pek tabii güzel insanlarla rastlaşıldı. "Hadi biraccık da sen bana ayna tut", "tamam şimdi sen benim gözümden kendi içine bak" oyunları oynandı. Önce anlam arttı sonra amaaaan "boş koy anlamasak da olur" hissi geldi. Evvelden tünelin sonu ışıksızdı, sonra bi baktım tünel de yokmuş ki sana yaaa. Hay allah.
Bu bir yönelim meselesinin ötesi, bu bir ip koparma, göbek bağı düşürme. Aynı zamanda göyneğini tersyüz edip dikişlerini gösterince (+için dışına çıkınca, içinle dışın eşitlenince, itunes'tan veri kayıpsız syncing yapmayı başarınca) sana başka bakacak gözleri göze alma, güvenli limanından çıkma, pek de alışık olmadığın koşullarda de yüzme+yüzdürme. Bu bir kendini sahiplenme. Şu ara başkalarına dediğim her şeyi kendime de dedim aslında.
Sonra kendimi seçtim :))))
Kendini seçmeden yaptığın hiçbir seçim kafi gelmiyormuş. Dürüst seçimlerin ön koşulu önce kendini seçmekmiş. Gerçeğini tanıyınca gerçekten yaşamaya başlıyormuşsun. Neyi nasıl istediğimi görmek, tanımak, açıkça söylemek konusuna daha yakından bakmaya başladım.
Kolay mı? Başkasının kolayıdır belki, benim için bi zamana dek değildi. Şimdi zorluğunu, kolaylığını, azlığını, çokluğunu eskisi kadar görmediğim bir şey artık. VAR. Canım akciğerlerim, titreşimini sevdiğim ses tellerim, bir tanecik dilim, güzel sözlerim.
ZATEN yapısallıkla birlikte genetik kodlar var, efendime söyliyim yılan burçluluk, ejderha burçluluk filan var, anayın babayın, dedeyin ve onun kemiğinin KARARLARI var (gökler kadar köklerden de geliyor), yaşantıları var, var da var.
Elbette güvenden ayrıldığım anlar oluyor, olacak. Bu kadar çok 'güven' deyişimden anlıyorum.
Fakat güzel yerdeyim. Her ne ise adı, çok güzel burası. :)
as much as I like watching your belly come up and down, I hate missing the sudden rush of joy to my flesh that makes my hair dance.
üç ağaç yan yana; biri iğne yapraklı, biri düz, biri dişli. iki gözüm açıkken başka, tek gözümü kapatıp bakınca başkalar. çok değil birkaç vakit evvel bir kevgir gibi süzüyorlardı akşam güneşini, şimdi yekpare bir gölgelik oldular. sanki biri onları kesip göğe yapıştırmış. tam da venüs'ün doğacağı yere. zaten 'venüs' çalıyor kafamın içinde.
düşüncelerime de gölge olmuşlardı. düşüncelerim benimle birlikte uzanmış dinleniyordu. ağaç şemsiyemin altında birlikte ama ayrıydık. renkler sarı beyazdan pembe kayısıya dönerken hepsi tekrar üşüştü başıma. "kalk" diyorlar, "biz uyandık sen de uyan."
düş görüyorum diye uyuduğumu mu sandınız şaşkınlar.
Günün en tanımsız zamanı. Güneş yok, hani nerede Ay? Ne kırmızı, ne sarı, ne turuncu, ne yeşil ne de mavi. 24 saat ve şu an. Şu an bugüne dahil değil.
Geldim. Çağırmadın üstelik. Ama beklersin. Beklemek dediğime bakma, dünyevi beklentilerinden arınmış gibi bakıyorsun. Arınmışsındır, inanırım. Göz kapaklarının hiç acelesi yok gözlerini kırpıp açarken. Şu anın kendisi gibi gözlerin de, sigarayı tutan ellerin de, dumanı içine çekişin de yavaş. Başını bana çevirirken tasasızsın. Sigarandan derin bir nefes çekerken kısılan gözlerinle uzunca bakıyorsun gözlerime. Uzun ve tasasız.
Karşılaşma mı bu? Tesadüf mü?
"Neden şimdi?" diye bir soru yok zihninde. Çünkü şu an sonsuz ve cevapsız soruya ne gerek var. Rüyamda görsem şaşırırdım ama şimdi her şey olması gerektiği gibi.
Basamakları nasıl çıktım ben? Sen ne ara kuruldun karşıma? Tüm bunlar ne zaman oldu diye sorsalar yarın, nasıl anlatacağım? Yarın gelecek mi? Yarın, gelecek mi?
Ne dün, ne yarın, ne de bugün...
Bu zamansız anda sen ve ben birlikteyiz.
Sen ve beniz ama ne sen ne de beniz.
Biz dahi değiliz, tekiz.
Birbirine bakan iki suret, tek varlık.
Sormadan biliyor, aramadan buluyoruz.
Buldum.
Beni sen yaptın, seni ben yaptım.
Sen yoktun bu sırada.
Ben hiç olmadım.
Buraya tek geldim, buradan tek ayrılıyorum.
Buraya bir geldim, buradan bir gidiyorum.
Ama gidiyorum.
Ben, gidiyorum.
Nu Man O To
"içinde tuttukların çürüyüp kokar."
doğru.
ama tutmadıklarınsa büyür ve seni aşar, artık sana ait ve sana dair olmaz.
hangisine daha kolay katlanırsın, ona karar ver.
"insanlar gider şarkıları kalır
şarkılar var uzun
yüzyıllar dolanır
şarkılar var kısa
söylendiği yerde kalır
şarkılar var benim şarkılarım
söyletmezler içimde kalır"
aziz nesin
iniş ve çıkış zengini, aşırı güzel bi şarkıyı dinlerken bünyenin dayanamayıp tüy ereksiyonuna neden olması, hemen ardından hasıl olan "ben de söyliyim şu şarkıyı" motivasyonu ve peşi sıra gelen modülasyon zehirlenmesi.
hepsi iyi.
hepsi güzel.
gözlerimle duyuyorum bazen.
Yazma yetisi kaybolabilen bir şey sanırım. Hani yabancı dile nankör derler ya —ki neden öyle derler, sensin nankör, o dili kendi haline bırakıp giden kişi olarak— öyle bir şey, yazmadıkça yazamaz oluyorsun.
Ama yazma yetisi bulunabilen de bir şey.
Şu bedenin içinde neler kayboluyor da sonra bulunuyor. Kocaman bir dünyasın, için deniz, kaybolan dönüyor dolaşıyor geliveriyor yine dilinin ucuna, parmaklarından dökülüyor, gözlerinin ferine karışıyor ışık olup aydınlatıyor, karşındaki bir çift göze değiyor da sana geri yansıyor sonra. Buluyorsun yani kaybettiğini. Belki de hiç kaybetmiyorsun da bir süre görüntüden çıkıyor kaybettiğini sandığın sadece. Saklandığı yeri bile biliyorsun da basiretin bağlanıyor, tutup çıkaramıyorsun.
Ya da —kaybetmekle nedir bu kadar alıp veremediğim— gerçekten kaybediyorsun, hakikaten yani, küpenin teki gibi kaybediyorsun. Yok işte, nerede?
Yok-luk.
Tersiyle var olanlardan.
Yani aslında o bile var, bak sen şu işe.
Yok oldu dersin mesela, kayboldu demezsin, yok oldu. Yok olabilen bir şey, öylesine mühim, kaybolan değil—yok olan. Kaybolan için bulma ihtimalinle avunurken yok olan için yeniden var etme ihtimalini aklından bile geçirmezsin. Ne acizlik.
Var eden de sendin, düşünsene. Yok olunca kendisi mi yok oldu? Tamam, kabul. Kendisi yok olsun. Senin var edebiliyor oluşun hala cebinde, bunu bilmez misin? Bilesin gelir de yine bilemezsin. Bilinecek şey değil böyle şey. Hissedilecek, yaşanacak şey. Ağır, bazen sancılı. First paint'i görmek yıllar alır. Full load'u hiç göremeyebilirsin. Metaforlarımı bağışla ama bu bedenin kullanıcısı olarak sen de bir user experience sürecindesin.
Hepsi var, hepsi burada.
Hafıza sildirme denen şey gerçek olana kadar yok da burada.
Ve ben hiçbir şeyi kaybetmedim, hiçbir şeyi yok etmedim.
Arada ceplerimi karıştırmaya devam edeceğim, her şey orada.
what's a comfort zone?
where's it found?
am i stepping in or stepping out?
"dibe vurursam misler gibi sıçrarım" diyordum en naif en arabesk halimle,
then one told me "you never know how deep this shit is."
Turkcell, “Yolda Takip” diye bir servis icat etmiş.
Servisi kullananlar takip etmek istedikleri kişinin telefon numarasını operatöre gönderiyor, sonra telefon numarası sahibi "evet" diye yanıtlarsa operatör bu kişinin nerede olduğu bilgisini merak edene gönderiyor. Bunun ciddi bir hak ihlali olduğunu düşünüyorum.
Burada dağlar tanrıların suretine bürünüyor geceleri. Görmesin diye Odeipus ellerindeki baba kanını, ay dağların arkasına saklanıyor. Apollon ise güneş eteklerine vurduğunda değil, lacivert battaniye üzerine serildiğinde üzülüyor günebakanlara.
Ve kâhin bırakmış olacaklardan haber vermeyi. Yaşayıp görmek zorunda kalacağız geleceğimizi.
"her lafına "bütün kadınlar şunu ister", "bütün erkekler böyle yapar" diye başlayan, müthiş bir özgüvenle konuşan, siz daha köroğlu'nu tanıyamamış, kendinizi bulamamışken dünyadaki her kadını adamı bu kadar yakından tanımış olmasıyla afallatan kişilere bir ad takılsa... (medyadaki yansımaları: her genç kız gelinlik hayali kurar, her erkek aldatır, her kadın anne olmak ister, ilh.)"
irem.exe.12.03 (son indirip kurduğum halim)
apolitikliğin dibine vurdum.
bu arada politically correct olmanın yepyeni yollarını öğrendim; bu da bir şeydir. (bu blogda örneklerini göremeyebilirsin, o ayrı)
sekiz aydır gebeydim, sonunda bir titr doğurdum.
çemberin içindeyim ama kendimi bildiğimden beri aynı anda birden fazla yerde olmak istiyorum. neden?
haberleri okurken peşimden birileri koşturuyor, bir an önce bitirip aksiyon almak istiyorum.
olmayınca üzerine düşünme işini iptal ediyorum.
çişimi galatasaray'ı tuttuğumdan daha iyi tutuyorum.
gözümün önünde hastalanıp gözümün önünde sıradaki destinasyona ulaşan arkadaşımı gördüğüm halde yolculuğumu daha güzel hale getirecek adımlar atmıyorum.
sevgilime psikolojik baskı uyguluyorum ki göçebe hayatımız son bulsun. halbuki nolduysa yerleşik hayata geçen ilk kabile yüzünden oldu.
bunları yazarken diğer yandan da aylık faturalarıma dair bazı fasulye hesapları yapıyorum.
kendimi vermiyorum; belli ki aynı anda birden fazla şey de yapmak istiyorum.
kendime güveniyorum ama çevreye güvenmiyorum.
işimi seviyorum, eğlenceli bir ortamda tatlı insanlarla birlikte çalışıyorum.
fakat irem orijinli bir sorun var ki onu çözemiyorum.
herkes için mütevazı, kendim için büyük bir ay adımı atmak istiyorum.
bir şeyler başladı belki de.
peki ben o başlangıcı ne zaman hissedicem?
ne zaman hırs sahibi oluyordum?
ne eksik de averaja oynuyorum?
doluyum.
zaten boş da değilim, bilirsin.
bir şey bulup hayatımı ona adamak istemiyorum.
hayatımı adayacak bir şey bulmak istiyorum.
beni yattığım yerden her sabah heyecanla kaldıracak bir şey arıyorum. (şu anda yaptığımın/yaptıklarımın 'o' olmadığını göstermez bu ama EVREKA diye bağırmak başka bir şey. ve kombinasyon diye güzel bir matematik konusu var.)
arayacağım; doğrusu bu.
aslında fiziki olarak arıyor değilim, sadece aramak konusundaki açık görüşüm beni arıyor gibi gösterebilir.
yürüme'yi kalbimle okudum.
gözlerimi kapattığımda ya kendimi bi gemide görücem (mandalina ağaçları ve marmelat gökyüzü ile, ne sandın) ya da o sözleri ben yazıcam.
yapmadan, olmadan hiçbir yere gitmiyorum.
beni duydun.
seslendim ve geldin.
sarıldın sıkıca.
gerçekti.
şu kılavuz muhabbeti başka bir şeye dönüştü yalnız.
sormıycam eğer sen de sormuyorsan, dedim.
ama insan kendini tutamıyor ki kızım.
seninle müziği paylaştık.
ortak, yüz kızartıcı bi geçmişimiz bile var.
öyle kolay değil minik kuşum.
daha çok şarkı söyliycez birlikte.
önceden senli olan hiçbir şey bundan sonra sensiz olmıycak.
hep orada kalacağını beynimdeki sınırları aşıp kanıtladın.
kalbimle konuştun.
çünkü sen bir meleksin; hem de sözlükteki ilk anlamıyla.
yazardım,
bilirdim,
emindim.
sormazdım
çünkü cevaplardım.
en çok ben,
hep bendim.
noldu?
çok komik;
nasıl da küçülüyor
insan kendi gözünde,
büyüdükçe.
2008, 17 Ekim
Blog templates Designed by Wordpress Themes. Converted into Blogger Templates by Theme Craft